Tren hangi perondan, saat kaçta kalkıyor? Bunu sinirli sinirli tesbih çeken, mavi takım elbiseli adama mı soracağım? Yoksa kıllı göğsünde altın zinciri parlayan, çevresine acıklı bir kurnazlıkla bakan, yanından geçen Alman kızları meydan okurcasına, kendini kanıtlamak istercesine süzen delikanlıya mı?

Bir aile babası arıyor gözlerim. Karısını, çocuklarını ve valizlerini çevresine toplamış, ailesini burada yaşatacak ve kendini koruyacak kadar Almanca bilen, tedirgin ve güvenilir bir aile babasını arıyor gözlerim.

Hamburg garı, insanları küçücük ve yalnız gösteren eski, görkemli bir yapı... 

 Koltuğunun altında okul çantasıyla, elinde iri bir dondurma kulesini yalayarak ve topallayarak giden 14-15 yaşlarındaki esmer çocuğa yetiştim. Bağcıklı siyah pabuçlarıyla, büyük beden ceketiyle, yalnızlığıyla ve yaladığı dondurmaya verdiği değerle Türkiyeli bir çocuktu. 

 “Bana yardım eder misin? Berlin trenine binmek istiyorum, Yeni geldim. Hiç Almanca bilmiyorum.» 

 Dondurmasını ağzından çekti. Almanya'da yaşayan bu doğulu çocuklar kendilerine soru sorulunca niçin bu kadar utanıyor ve bocalıyor acaba? Niçin korku esmer tenlerinin hemen gerisinde bekliyor? 

 Hüseyin... Onunla güven içinde yürüyorum şimdi. Hüseyin Almancayı okulda öğreniyor. Bana yol göstereceği için hem çekiniyor, hem de onur duyuyor. Kuyrukta beklerken dondurmasını bitirmek için acele ediyor, Enformasyon bürosundaki yaşlı Alman Hüseyin'in sorusuna asık yüzle ve hızlı hızlı karşılık veriyor: 

 “Sekizinci perondan, 14.30'da.” 

 Hüseyin beni hemen bırakıp gidecek mi? Trenin kalkmasına bir buçuk saat var. Dışarda hava güneşli.

Uzaktan gelen kirli bir deniz kokusu... 

 «Şimdi nereye gideceksin Hüseyin?» 

«Eve.» 
«Eve biraz geç gitsen kızarlar mı? Merak ederler mi?» 
«Evde şimdi kimse yok. Herkes işde. Ben eve gidip ders yapıyorum.» 
«İstasyona niye geldin peki?» 
«Dondurma almak için.»   
Hüseyin'e benimle bir saat kadar buralarda dolaşıp dolaşamayacağını sordum. 
«Dolaşırım» diye karşılık verdi. 
Hüseyin kendisinden istenilen şeyleri kolayca yapan çocuklardan... Büyüklere karşı gelmemeye alışmış çocuklardan... Güneşli kaldırımda yürüyoruz. Karşıdan bir küme açık tenli, gürültücü okullu geliyor. Çoğu Hüseyin'in yaşıtı. Sözlerini anlamasam da şakalaştıklarını anlıyorum. 
«Sen de onlarla aynı okula mı gidiyorsun yoksa ?» 
«Hayır. Onların okulu çok zor. Biz meslek okuluna gidiyoruz.» 
«Orayı bitirince ne olmak istiyorsun?»

«Ben oto tamircisi olmak istiyorum.»

«Başka bir şey olmak istemez misin?»

“Başka?.. Ya fabrikaya gireriz. Ya da serbest zenatta çalışırız.»

Hüseyin duygularını belli etmeyen bir çocuk... Durgun.

Kaldırımlar tıklım tıklım dolu. Fotoğraf makinalarıyla turistler, sarmaş dolaş sevgililer, köpekleriyle yürüyenler, yaşlılar, işçiler, memurlar, cesur görünen genç kızlar, sarışın insanlar...

«Hüseyin sen nerelisin?» .

«Kahraman Maraş...»

«Sahi mi? Siz buraya geleli çok oldu mu?»

«Evvelden buraya ağabeyimgil çalışmaya geldi. Sonra bizim ev yanınca... Bir de benim ortanca ağabeyim vardı. Vurdular onu.”

Sağ yanımızda sıra sıra vitrinler, sol yanımızda hızla akan otomobiller... Telâşlı ya da durgun, neşeli ya da kederli Almanca sesler arasında Hüseyin'in kolunu hafifçe tutuyorum.

«Nasıl oldu Hüseyin? Onu nasıl vurdular?»

Hüseyin önüne bakıyor:

«Bizim evin kapısını kırıp girdiler. Ağabeyimi iki kişi vurdular. Bizim evi yaktılar.»

«Sen bütün bunları gördün mü?»

Hüseyin'in kolunu bırakıyorum. Ne kadar yaşlı bir çocuk Hüseyin! Hayatını sanki gizli duygularla bir düzene sokmuş,

«Gördüm.»

Hüseyin'e belki bir daha hiçbir zaman rastlayamayacağım. Bir saat sonra ondan ayrılacağım. Bu gizli duyguların bir gün nasıl bir alevle tutuşacağını göremeyeceğim.

«Bu yüzden mi Almanya'ya geldiniz?»

«He.»

«Şu ara sokağa girelim mi?»

Ara sokak sessizdi. Eski loş yapıların pencerelerinde saksılar vardı.

«Başka neler hatırlıyorsun? Sık sık o günleri düşünüyor musun?»

«Elbet. İnsan düşünmez mi?»

O zamân ben utangaçlaştım birden. Onu tanımaya çalışıp tanıyamadığım için, onun dünyasına giremediğim için... Bir süre soru " sormadım ona. Artık geri dönüyorduk. Bir köprüden geçiyorduk.

«Öğleden sonralarını nasıl geçiriyorsun? Okuldan çıkınca?»

Hüseyin'in bana mutlu anlarından söz etmesini bekliyordum sanki. Oyunlarından, muzipliklerinden...

«Bazan eve giderim. Dersimi yaparım. Bazan derneğe giderim.»

«Dernekte ne yapıyorsunuz?»

«Kitap okuruz.»

«Ne kitapları okuyorsunuz?»

«Bilimsel kitaplar okuruz.»

«Roman, hikaye, şiir, öyle şeyler de okurmusun?»

«Nasıl yani?»

.«Yani böyle insanların başından geçen olayları hayallerle süsleyerek anlatan kitaplar...»

«Biz öyle hayaller falan okumuyoruz.»

«Peki Hüseyin sen hiç hayal kurmaz mısın?

Meselâ büyüyünce şöyle şöyle yapacağım, şöyle şöyle yaşayacağım... Bunları düşünmez misin?» a, ,

«Bunları düşünürüm.»

«Peki ne düşünüyorsun? Ne yapmak istiyorsun ilerde?»

«Oto tamirciliği yapacağım.» |

«Peki işin o olacak diyelim. Mutlu olmak için, hoş şeyler yapma, güzel şeyler yapmak için, mesela yeni yerler görmek, gezmek için neler hayâl ediyorsun?» İ

«Ben tamircilik yapınca bir de kendime bir otomobil alacağım. Onunla gideceğim.»

Hüseyin ilk olarak, belli belirsiz gülümsedi. Yine sordum:   

«Nereye gideceksin Hüseyin?»

(Eylül 1981, Berlin)

Aysel Özakın
(Kanal Boyu, s.27. Yazko,1982)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)